Çocuğun Olmadığında, İnancın Sana Ne Söyler?
Çocuğun Olmadığında, İnancın Sana Ne Söyler?
Bir kadın yıllardır çocuk sahibi olmayı bekliyor.
Her ay biraz umut, biraz endişe… Sonra beklenen haber gelmiyor.
Bir süre sonra mesele yalnızca çocuk sahibi olamamak olmaktan çıkıyor. İnsan kendi kendine sorular sormaya başlıyor:
“Neden ben?”
“Ben nerede yanlış yaptım?”
“Yeterince dua etmedim mi?”
“Allah benim duamı neden kabul etmiyor?”
Belki de kısırlığın en ağır taraflarından biri, bu soruların çoğunun cevapsız kalmasıdır.
Tıbbın açıklayabildiği bir taraf vardır. Hormonlar, yumurtalık rezervi, sperm değerleri, tedaviler, ilaçlar, ameliyatlar… Doktorlar nedenleri araştırır, ihtimalleri anlatır, tedavi seçenekleri sunar.
Fakat insan yalnızca bedeninden ibaret değildir.
Bedenin yanında bir de kalbi vardır.
Ve bazen tıbbi olarak açıklanamayan acı, insanı manevi bir arayışa götürür.
“Neden ben?”
İnsan hayatında bazı sorular vardır ki cevabını bilmek, yaşanan acıyı ortadan kaldırmaz.
Çocuk sahibi olamayan bir kadın için de “neden” sorusu zamanla hayatın merkezine yerleşebilir.
Çevresindeki kadınlar birer birer anne olurken, o hâlâ beklemektedir.
Bir arkadaşının hamilelik haberi başkasını sevindirdiği kadar onu üzebilir.
Bir bebek fotoğrafı, başkası için mutlulukken onun için yıllardır taşıdığı özlemi hatırlatabilir.
Ve bütün bunlar yaşanırken kişi kendisini suçlayabilir.
Oysa üzülmek kıskanmak değildir.
Başkasının mutluluğuna sevinirken kendi acını hissetmek mümkündür.
İnsan aynı anda hem başkası için mutlu olabilir hem de kendi kaybının yasını tutabilir.
İnanç bazen sığınaktır, bazen de sınav
Maneviyat, böylesi dönemlerde insana büyük bir dayanma gücü verebilir.
Dua etmek, insanın kontrol edemediği bir durum karşısında yalnız olmadığını hissetmesini sağlayabilir.
Fakat burada çok hassas bir sınır vardır.
“Sabret.”
“Allah elbet verir.”
“Demek ki zamanı değil.”
“Daha çok dua et.”
Bu cümleler çoğu zaman iyi niyetle söylenir.
Fakat acı yaşayan bir insanın üzerinde bazen tam tersine bir yük oluşturabilir.
Çünkü kişi bu kez kendisini sorgulamaya başlayabilir:
“Demek ki yeterince sabretmiyorum.”
“Demek ki imanım yeterince güçlü değil.”
“Demek ki dualarım kabul olmuyorsa bende bir eksiklik var.”
İşte manevi rehberliğin en önemli görevlerinden biri burada ortaya çıkar:
İnsanın acısını artırmadan ona eşlik edebilmek.
Maneviyat, kişinin yaşadığı her şeyi açıklamak zorunda değildir.
Bazen sadece o insanın acısının yanında durmak bile yeterlidir.
Her acının hemen bir anlamı olmak zorunda mı?
Belki de üzerinde en fazla düşünmemiz gereken konu budur.
İnsan acı çektiğinde çevresindekiler hemen bir anlam bulmaya çalışır.
“Bunun da bir hikmeti vardır.”
“Allah seni daha büyük bir şeye hazırlıyordur.”
“Belki de senin için böylesi daha hayırlıdır.”
Belki…
Ama bunu yaşayan kişinin henüz böyle düşünmeye hazır olup olmadığını bilmiyoruz.
Bazen insanın önce acısını yaşayabilmeye ihtiyacı vardır.
Anlam daha sonra gelebilir.
Hatta bazen anlam, yaşanan olayın kendisinde değil; insanın o olay karşısında nasıl değiştiğinde ortaya çıkar.
Bir kadın yıllarca çocuk sahibi olmayı beklerken sabrı öğrenebilir.
Bir başkası eşinin değerini daha farklı anlayabilir.
Bir diğeri hayatının yalnızca annelik üzerinden tanımlanamayacağını keşfedebilir.
Bir başkası ise başkalarının acısına karşı daha merhametli hâle gelebilir.
Bunların hiçbiri yaşanan acıyı “iyi” yapmaz.
Ama insan bazen yaşadığı acının içinden kendisine yeni bir anlam alanı oluşturabilir.
Dua, sonuç istemekten daha fazlası olabilir
Dua çoğu zaman bir dileğin gerçekleşmesini istemek olarak düşünülür.
Oysa zor zamanlarda dua, insanın kendi iç dünyasıyla kurduğu bir ilişki biçimine de dönüşebilir.
Bazen insan dua ederken sadece “Bana bir çocuk ver” demez.
“Bana dayanma gücü ver.”
“Kalbimi koru.”
“Beni umutsuzluktan çıkar.”
“Eşimle aramızdaki bağı güçlendir.”
“Bu süreçte kendimi kaybetmeme yardım et.”
Belki de manevi rehberliğin en kıymetli taraflarından biri, insanın duasını yalnızca sonuca değil, yolculuğa da yöneltebilmesidir.
Ve belki en önemlisi…
Çocuk sahibi olamayan bir kadının değeri, anne olup olmamasıyla ölçülemez.
Bir kadının kadınlığı, anneliğiyle başlamaz ve annelikle tamamlanmaz.
Bu cümleyi söylemek kolaydır.
Fakat bunu gerçekten hissedebilmek, yıllarca süren tedavilerin, beklentilerin, hayal kırıklıklarının ve çevresel baskıların ardından çok daha zor olabilir.
Bu nedenle kısırlıkla mücadele eden bir insanın yalnızca bedenine değil, duygularına, ilişkilerine ve manevi dünyasına da alan açmak gerekir.
Çünkü bazı yaralar ultrasonla görünmez.
Bazı ağrılar kan tahlilinde çıkmaz.
Ve bazı soruların cevabı bir doktorun reçetesinde bulunmaz.
İşte tam o noktada insanın ihtiyacı bazen bir cevap değil, yanında yürüyen bir insandır.
Yargılamadan.
Acele etmeden.
“Şöyle düşünmelisin” demeden.
Sadece dinleyerek…
Çünkü bazen manevi rehberlik, insana neye inanması gerektiğini söylemek değil;
kendi inancının içinde yeniden nefes alabileceği bir alan açmaktır.