Taşıyıcı Annelik: Doğru ile Yanlış Arasında Kalan İnsan
Taşıyıcı Annelik: Doğru ile Yanlış Arasında Kalan İnsan
Bazı meseleler vardır; hakkında konuşmak kolaydır ama karar vermek zordur.
Taşıyıcı annelik de bunlardan biridir.
Bir tarafta yıllardır çocuk sahibi olmayı bekleyen bir çift vardır.
Diğer tarafta kendi bedenini bu amaçla kullanmayı kabul eden bir kadın…
Ve bütün bu kararların sonunda dünyaya gelecek bir çocuk.
İlk bakışta üç taraf varmış gibi görünür.
Oysa hikâyenin içinde aileler, toplum, hukuk, ekonomi, tıp, inanç ve gelecekte bu hikâyeyi kendi hayatının bir parçası olarak taşıyacak olan çocuk da vardır.
Bu nedenle taşıyıcı anneliği yalnızca “caiz mi, değil mi?”, “yasal mı, değil mi?” veya “tıbben mümkün mü?” sorularından biriyle açıklamak mümkün değildir.
Çünkü insan hayatında bazı kararlar vardır ki tek bir pencereden bakıldığında eksik kalır.
Etik bize ne sorar?
Etik bazen “Bu yapılabilir mi?” sorusunu değil, “Bu yapılması doğru bir şey mi?” sorusunu sorar.
Tıp bugün birçok şeyi mümkün hâle getirebiliyor.
Fakat teknolojinin yapabildiği her şeyin ahlaki açıdan kabul edilebilir olduğunu söylemek mümkün değil.
Taşıyıcı annelikte de temel sorulardan biri budur:
Bir insanın bedeni, başka bir insanın çocuk sahibi olma arzusunun gerçekleştirilmesi için ne ölçüde kullanılabilir?
Eğer kadın bunu özgür iradesiyle ve hiçbir baskı altında kalmadan yapıyorsa değerlendirme farklıdır.
Ama ekonomik zorunluluk nedeniyle karar veriyorsa?
Çocuğu olmayan çiftin maddi gücü çok yüksek, taşıyıcı annenin ekonomik durumu çok zayıfsa?
Burada “özgür seçim” kavramının kendisini yeniden düşünmek gerekir.
Çünkü bazen insanın önündeki seçenekler kâğıt üzerinde özgür görünür.
Hayatın şartları ise o özgürlüğün sınırlarını çoktan çizmiştir.
Peki dinî açıdan?
İnanç sahibi insanlar için çocuk sahibi olma arzusu ile dinî sınırlar arasında kalmak son derece zorlayıcı olabilir.
İnsan bir tarafta yıllardır beklediği çocuğa kavuşmak isterken diğer tarafta:
“Bunu yapmam inancıma uygun mu?”
diye sorabilir.
Burada önemli olan, kişinin inancını küçümsemeden ve ona hazır cevaplar vermeden bu soruyla yaşayabilmesine yardımcı olmaktır.
Çünkü manevi rehberlik, kişiye sadece “doğru cevap” vermek değildir.
Bazen kişinin kendi değerlerini, vicdanını, korkularını ve umutlarını fark etmesine yardımcı olmaktır.
Üstelik dinî meselelerde farklı yorumların bulunabileceği de unutulmamalıdır.
Bu nedenle manevi rehberlik yapan kişinin kendi kanaatini kesin hüküm gibi sunması yerine, kişinin güvenilir dinî kaynaklara ve yetkin uzmanlara yönlendirilmesi daha sağlıklı bir yaklaşımdır.
Psikoloji ise başka bir sorunun peşindedir
Psikoloji şunu sorar:
“Bu karar insanlarda nasıl bir etki oluşturacak?”
Çocuk sahibi olamayan çift için…
Taşıyıcı anne için…
Ve gelecekte çocuk için…
Çünkü kararın verildiği gün ile kararın sonuçlarının yaşandığı yıllar aynı değildir.
Bir çift bugün yalnızca “çocuğumuz olsun” diye düşündüğü bir kararla, yıllar sonra bambaşka duygularla karşılaşabilir.
Taşıyıcı anne de doğumdan sonra beklemediği bir bağlanma veya ayrılık duygusu yaşayabilir.
Çocuk büyüdüğünde kendi doğum hikâyesi hakkında sorular sorabilir.
Bunların hiçbiri kesin olarak yaşanacak demek değildir.
Fakat hiç yaşanmayacakmış gibi davranmak da doğru değildir.
Çocuğun hikâyesi ne zaman başlar?
Belki de en önemli soru budur.
Çocuğun hikâyesi doğduğu gün başlamaz.
Daha önce başlar.
Anne ve babasının onu dünyaya getirmek için verdiği kararlarla…
Taşıyıcı annenin bu süreçte yaşadıklarıyla…
Ve ileride ona kendi hikâyesinin nasıl anlatılacağıyla…
Bu nedenle çocuğun varlığı, yetişkinlerin kararlarının sonucu olarak görülmemelidir.
O da bu hikâyenin öznesidir.
Belki yıllar sonra soracağı soruların bugün cevabını vermek zorundayız:
“Benim hikâyem bana nasıl anlatılacak?”
Çünkü bazı sırlar çocuklukta korunmak için saklanır.
Ama yetişkinlikte öğrenildiğinde güven duygusunu zedeleyebilir.
Bu nedenle çocuğun doğum hikâyesi konusunda şeffaflık, yaşına uygun anlatım ve psikolojik hazırlık önemli bir konu hâline gelir.
Peki bütün bunların ortasında çift ne yapmalı?
Belki de ilk adım, hemen karar vermemektir.
Önce durmak.
Kendi duygularına bakmak.
Çocuk sahibi olma arzusunun altında nelerin bulunduğunu anlamaya çalışmak.
“Ben gerçekten ebeveyn olmak mı istiyorum?”
“Yoksa toplumun beklentisi mi beni bu kadar zorluyor?”
“Bu sürecin psikolojik sonuçlarına hazır mıyım?”
“Eşimle bu konuda gerçekten aynı yerde miyiz?”
“Çocuğumuza ileride bütün bu süreci nasıl anlatacağız?”
Ve belki de en zor soru:
“Bu kararı korkudan mı, yoksa bilinçli bir tercih olarak mı veriyorum?”
Bu soruların cevapları kolay olmayabilir.
Ama bazı kararların değeri, ne kadar hızlı verildiğiyle değil, ne kadar düşünülerek verildiğiyle ölçülür.
İnsan, kararın merkezinde kalmalı
Taşıyıcı annelik tartışmalarında bazen yöntem, teknoloji ve hukuk insanın önüne geçiyor.
Oysa merkezde insan olmalı.
Çocuğu olmayan çiftin acısı görülmeli.
Taşıyıcı annenin bedeni ve duyguları korunmalı.
Çocuğun gelecekteki kimliği ve psikolojisi düşünülmeli.
İnanç sahibi insanların manevi kaygıları ciddiye alınmalı.
Ve bütün bunlar yapılırken hiç kimse yalnızca bir “araç” hâline getirilmemeli.
Belki de taşıyıcı annelik konusunda verilebilecek en insani cevap, hemen “evet” ya da “hayır” demek değildir.
Önce bütün soruları cesaretle sorabilmektir.
Çünkü bazen doğru karar, en çok istediğimiz sonuca ulaşmak değil;
o sonuca ulaşmaya çalışırken kimseyi kaybetmemektir.